Enver KARAGÖZ

| 26 Mayıs 2009

enverkaragoz2Bu hayat hikâyesi bambaşka bir hikâyedir. Başka hiçbir Anadolu Evladı’nın başına gelmedi. Gelmesin! Çok acılar çekti insanlar. Ama Enver’in başına gelenler bambaşka. Düşünülebilenin, düşünülebileceğin çok dışında. Enver’i yazmaya uzun süre elim varmadı, kalemim durdu!  Devlet, şimdi vatandaşlığa geri aldığı “o vatan haininin şiirlerini“ okuduğu için Enver’in boğazına kaynar su dökmüştü…

Enver Karagöz’ü ilk kez 1992 yılında, Türk – Kürt Dostluk Girişimi ile Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği’nin (TÜDAY) Köln’de ortaklaşa yaptıkları bir toplantıda tanımıştım. Çok zorlanarak, fısıltı halinde ses çıkararak konuşuyordu. Çok zayıftı. Bir deri, bir kemikti! O konuşurken herkes başka bir dikkat, başka bir saygıyla dinliyordu. Düşünceleri, önerileri, eleştirileri açık ve netti. Mantığı sağlamdı. Herkes ona “Enver Hoca” diye hitap ediyordu.

Ben de o günden sonra ona “Enver Hoca” dedim. O bu ada layıktı.

ENVER HOCA’YI KAYBETTİK

Günlerden 30 Mart 2007. Öğleye doğru telefonum acı acı çaldı.

Gözyaşlarıyla yıkanmış haber üç kelimeydi:

“Enver Hoca’yı kaybettik!”

Donup kaldım! Kulaklarıma inanamadım!

Vay Enver Hoca vay!

Vay benim can yoldaşım, vay benim Artvinlim, Şavşatlım vay!

Vay! Yoksul Şavşat’ın yiğit evladı vay! Senin için ne yapabilirim ben şimdi?

Kendimi toparlar toparlamaz geçtim bilgisayarımın başına. İçimden geldiği gibi yazdım.

Enver Karagöz için… Elveda bile diyemeden…

“Enver Hoca’yı kaybettik!”

Çaresizliğin kahredici hüznü kaplıyor dünyamı! Hatıralar denizine atıyorum kendimi! Enver Hocalı damlalara, dalgalara tutunuyorum. Dünya başka türlü dönüyor, zaman başka zaman şimdi!

Fakir Baykurt’tan dinlemiştim onun hikâyesini…

“Şavşat Ortaokulu’nda öğrencimdi Enver. Akıllı, uslu, çalışkan, tuttuğunu koparan bir öğrenciydi. Sonra devrimci bir öğretmen oldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) içinde görevler aldı. TÖB-DER Artvin Şubesi Başkanlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi başına büyük belalar getirdi… Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. İşkenceler, zulümler gördü.”

Enver Hoca’yla 1992 yılında, Türk-Kürt Dostluk Girişimi çalışmaları sırasında tanıştık. Enver Hoca 1989 yılında kurulan Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği (TÜDAY) kurucuları ve yöneticilerindendi. Zamanla birbirimizi daha yakından tanıdık; bağlandık birbirimize.

Siyasi mücadelede gerilimler, tartışmalar, kırgınlıklar oluyor.

Enver Hoca, her zaman dürüst, her zaman tutarlı, her zaman sevecen, her zaman saygındı.

Eleştirici, ama birleştiriciydi.

Yıkıcı değil, yapıcıydı.

Türk-Kürt Dostluk Girişimi zamanla görevini tamamladı, TÜDAY’la birleşti. TÜDAY ise işlevini yavaşlattı. Kapatalım mı, yaşatalım mı sorularına cevap aranır duruma gelindi. Tam bu aşamada Enver Hoca, „İnsan hakları mücadelesi bitmeden, TÜDAY kapatılmamalıdır!“ düşüncesini savundu. Birkaç arkadaşla birlikte TÜDAY’ın zor işlerini üstlendi.

TÜDAY şimdi on sekiz yaşında. Yönetim Kurulu, TÜDAY üyelerini, duyarlı insanları Enver Hoca’yı son yolculuğuna uğurlamaya çağırdı ve uğurladı. Acı, ama onurlu bir görev bu…

Enver Karagöz, 1948 yılında Şavşat’ta doğmuştu. Okudu, öğretmen oldu. Artvin’de öğretmenlik yapıyordu. Dünyada ve Türkiye’de rüzgârların soldan estiği bir zamandı. Türkiye kabına sığmıyor, kendine yeni bir yol, yeni bir düzen arıyordu. Yer yerinden oynuyordu. Devrim şarkıları söyleniyordu şehirlerde, ovalarda, dağlarda. Yeni bir dünyayı; ekmek, gül ve hürriyet günlerini kurabilmek için işçiler, gençler, devrimciler dişini tırnağına takmış uğraşıyordu.

Türkiye, başka bir Türkiye idi o zaman. Gençler okuyor, araştırıyor, düşünüyor, yazıyor, örgütleniyordu.

Enver Karagöz de o gençlerden biriydi.

Hem okuyor, hem yazıyor, hem haykırıyordu gür sesiyle!

İyi bir örgütçüydü. Özü sözü bir devrimci gençti. Kendinden çok seviyordu yurdunu, toprağını, insanlarını…

Öğrencilik yıllarında olsun, öğretmenlik yıllarında olsun toplantılarda, mitinglerde, gösterilerde şiirler okurdu. En sevdiği şairlerden biri Nâzım Hikmet’ti. Nâzım Hikmet’in şiirlerilerini sadece okumaz, yaşardı, yaşatırdı…

Enver’in sesi, dinleyenlerin damarlarına girer, akar giderdi ta akla kadar!

Karanlalıktan medet umanlar, sermaye düzenini savunanlar devrimci kabarışı durdurabilmek için, ABD’nin bilgisi dahilinde, 12 Mart 1971 darbesini yapmışlardı. Ama ileriye akan nehir bu engeli aşmıştı.

Zaman 1975 sonrası yıllardı. Yeni bir darbenin hazırlığı içindeki “gizli” güçler kan akıtmaya, can almaya başlamıştı. 12 Eylül 1980 darbesine gelinceye kadar beş bin kadar gencin, aydının, işçinin, emekçinin, insanın kanına girdiler. İşte bu ölüm kalım günlerinde Enver Karagöz, Artvin’de sözü geçen, devrimci bir öğretmendi. Çok kez ölümle burun buruna gelmişti.  Kendisine kurulan pusulardan kurtulmuştu. O inadına güzel günlerin bayrağını sallıyor; barış, kardeşlik, özgürlük şiirlerini haykırıyordu… 12 Eylül 1980 günü, tankların paletleri, silahların dipçikleriyle kesildi barışa, özgürlüğe, kardeşliğe giden yollar. Cuntacılar sınırsız bir kinle saldırıyorlardı devrimcilere, ilericilere, yeni bir düzen için mücadele edenlere.

12 Eylül sonrası altı yüz bin kadar insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi, sorgulandı, hesap soruldu…

Enver Hoca, o insanlardan biriydi.

Eşiyle birlikte tam 12 Eylül 1980 sabahı Artvin’de gözaltına alınmıştı.

Askeri cunta, Artvin Öğretmen Okulu’nu işkence merkezine çevirmişti. Enver ve eşi burada diğer devrimcilerle birlikte ağır işkenceler gördü.

Enver Hoca, esir alınmıştı. Ama teslim olmuyordu. Konuşmuyor, kimseyi ele vermiyordu. Ağır işkencelerle onu kana buladılar.

Enver Hoca, kana bulandı, ama alnına kara bir leke sürdürmedi.

İşkenceciler onun onurlu tutumundan çılgına dönmüştü.

Yapabilecekleri en büyük kötülüğü yaptılar:

“Haydi bakalım bir daha oku o şiirleri! Haydi bir daha haykır bakalım o komünistin, o vatan haininin şiirlerini!” diyerek boğazına kaynar su döktüler!

Enver Hoca’nın ses tellerini kaynar suyla yaktılar!

Ey insanlık! Ey Türkiye! Sen o kaybolan sesi duydun mu?

Ey Anadolu! Sen öz evladının boğazına kaynar su dökenleri  unuttun mu?

O seni hiç unutmadı!

Enver Hoca, boğazının yakılmasından sonra gırtlak kanseri oldu. Hapisten çıktı. Tedavi için Almanya’ya geldi. Almanya’ya iltica etti. İlticası kabul edildi. Tedavileri aralıksız devam ediyordu. Bazen bir lokma ekmek, bir damla su bile geçemedi boğazından. Ama Enver Hoca direndi.  Kanseri yendi. Ses telleri, sesini kaybetmişti. Fısıltı halinde zorlanarak konuşabiliyordu.

Gene şiirler yazdı.

Gene şiirler okudu.

Susmadı!

Eşi, her zaman kol kanat gerdi kocasına.

Biricik kızı ve biricik oğlu sevgiyle, saygıyla, anlayışla sarıldılar babalarına.

Bunun zorluklarını, bunun onurunu yaşayan bilir ancak.

Enver Hoca’yı yaşatan en etkili ilaç eşinin, çocuklarının sevgisiydi.

“Elveda!” bile diyemeden ayrılmıştı kendini hem var eden, hem de kahreden topraklardan.

Suçu insan olmaktı!

O, tutarlı bir devrimci, dürüst bir yurtsever ve yılmaz bir insan hakları savunucusuydu.

Suçu, yurdunu özünden çok sevmesiydi!

Uğruna ölümlere gidip geldiği yurdundan ayrılmak ölümden beterdi.

Yurt özlemini, vatan hasretini yaşayanlar bilir.

Dağını taşını, güneşini ayını, gülünü dikenini özler insan…

Taş yerinde güzeldir!

Açan çiçekler meyveye durmaz  hiçbir zaman hatıralar içinde…

Enver Hoca, tam on sekiz yıl gidemedi Türkiye’ye!

Yollar ona kapalı, gökyüzü ona yasaktı!

Uzun yıllar sürdü yurduna giden yolları açabilme uğraşı.

Avukatlar, dosyalar, araştırmalar, incelemeler derken yıllar geçti!

Nihayet 2004 yılında Türkiye’ye gidebilme imkânı doğdu.

Avukatı, “Türkiye’ye girişte seni gözaltına alabilirler. Ama merak etme! Çabucak bırakırlar. Ben de seninle olacağım!” demişti. Büyük bir heyecanla, on sekiz yıl aradan sonra İstanbul Atatürk Havaalanı’nda ayaklarını kendi toprağına basmıştı. Etrafına baktı. İstanbul ile göz göze geliverdi.

Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçmişti zaman!

Pasaport kontrolundaki polis:

“Siz biraz bizimle geliniz!” dedi.

Önce Havaalanı Polis Karakolu…

Sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürdüler. Sorgulama başladı! Sorgulamada bulunan polis yetkililerinden biri:

“Beni tanıdın mı?” dedi ezilerek.

“Tanımadım!” dedi Enver Hoca. Ama anlamıştı karşısındakinin kimliğini:

“Nereden tanıyayım? Gözlerimizi mi açmıştınız?”

Karşındaki kendini tanıttı:

“Ben Artvin’deki sorgulamada bulunmuştum!” dedi.

Enver Hoca’nın boğazına kaynar su döken işkencecilerden biri karşısında duruyordu.  Enver Hoca’nın işkencelerdeki direnişini hatırlamıştı:

“O günler öyleydi!” dedi gözlerini kaçırarak.

Sonra yanındakilere “Hemen işlemlerini yapın!” emrini verdi.

İşkenceciler hâlâ işbaşındaydı.

IŞILAY’IN KUCAĞINDA KARANFİLLER

Enver Karagöz  4 Nisan 2007  günü Köln’de toprağa verildi.

Enver Karagöz’ün tabutunu kilise salonunun ortasında açtılar…

Yüzlerce devrimci dostu, can yoldaşı, dostları, sevenleri sıra sıra Enver Hoca ile vedalaşıyor.

Enver Hoca’ya son sözümü diyebilmek için tabutunun başucunda duraksadım.

Gözleri ve ağzı açıktı.

Açık ağzından dünyaya haykırıyordu.

Boğazına kaynar su dökülmeden önceki gür sesi çınlatıyordu o an salonu, Köln’ü ve dünyayı.

Belki o an, o son ses Artvin’de, Şavşat’ta, Çoruh nehrinin dalgalarında da yankılanmıştır!

Duyanlar duymuştur.

Enver Hoca önde, sevenleri ardında, sessizce mezarına doğru akıyor yürekler adım adım.

Herkes için için konuşuyor. Hızla aklımızdan geçiyor güzel günler için verilen en güzel yıllar.

Enver Hoca’ın üstünde Devrimci Öğretmen çelengi. Halkevleri çelengi… Çiçekler, çiçekler…

Bu mezarlık, mezarlık olalı belki de hiç bu kadar Türkü, Kürdü, Ermeniyi, Almanı, Gürcüyü bir arada görmedi. Almanya’dan, Hollanda’dan, Belçika’dan, Türkiye’den, İsviçre’den gelmişler, safa geçmişler Enver Hoca’nın ardında.

Enver Hoca’nın tabutunu mezara koydu görevliler.

Işılay mezarın başında durdu dimdik.

Ceren anasına sarılmış. Oğlu anasına sarılmış.

Işılay’ın kucağında kırmızı karanfiller…

Hava kurşun gibi ağır!

Sessizliği Işılay’ın sesi canlandırıyor:

“Dostlarım, canlarım, arkadaşlarım!

Konuşmayacağım. Şimdi hep birlikte Enver’in çok sevdiği “Yiğidim Aslanım”

türküsünü söyliyelim!

Şu sılanın ufak tefek yolları

Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri

Tepeden tırnağa şiir gülleri

Yiğidimaslanımburdayatıyor

Türkü bitti. Işılay kucağındaki kırmızı karanfili öptü.

“Canım seni çok seviyorum!”

“Canım bu karanfilleri 18 Haziran anısına atıyorum üstüne!”

18 Haziran, nişanlandıkları gündü…

•••

O an geldi şimdi! Artvin’den gelenler bir torba toprak getirmişlerdi. Türkiye’den gelenler bir torba yurt toprağı getirmişlerdi. Işılay bir avuç Artvin toprağını aldı. Öptü.

“Sevgilim, çok sevdiğin toprağını serpiyorum üstüne! Toprağın bol olsun! Elveda!”

Sonra evlatları birer avuç vatan toprağından serptiler babalarının üstüne.

Sonra dostları, yoldaşları, arkadaşları, sevenleri serptiler avuç avuç Artvin toprağından, Türkiye toprağından. Yıllardır yurtlarına, vatanlarına gidemeyen 12 Eylül 1980 döneminin siyasî göçmenleri saygıyla avuçladılar hasretlerinin toprağını, serptiler Enver Hoca’nın üstüne.

“Bir avuç da bana verin!”

Aldım toprağımı elime. Sıcacıktı. Enver’in yüreği tıp tıp atıyordu avcumdaki toprağın içinde.

“Toprağın bol olsun Enver Hoca!”

•••

Mezarlıktaki törenden sonra Anma Toplantısı’nın yapılacağı salona gidildi.

Sevgili eşi Işılay söz aldı.

Eşini, yoldaşını, arkadaşını, çocuklarının babasını anlattı.

Sonra Ceren başladı babasını anlatmaya:

“Babamı çok seviyordum. Ben bildim bileli babamın sesi kısıktı. Daha üç dört ay kadar önce, teybe bir kaset koydu. Gür bir ses “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür!” diye şiir okuyordu.

Teybi durdurdu.

“Bu sesi tanıdın mı?” dedi fısıldayan sesiyle.

“Hayır!” dedim.

“Bu ses, babanın sesidir!” dedi.

İçimden bir isyan ateşi yükseldi. Kim, niçin, neden almıştı babamın sesini! Bir insana bu yapılır mı? Gözyaşlarımı tutamadım. Babama sarıldım.

“Ağlama kızım, ağlama!” diyerek beni yatıştırmaya çalıştı.

Babam bana masal okumayı çok isterdi.

Ama ne zaman masal okusa, sesi kısılır, masalın sonunu getiremezdi. Çok üzülürdüm çocukluğumda masallarımın yarım kalmasına ve babamın sesinin kısılmasına!

Babam şiiri çok seviyordu.

Daha bir ay önce bize düşüncesini açtı:

“Çocuklar! Bundan sonra pazar kahvaltılarımızı şiirler okuyarak renklendirelim diyorum. Siz ne dersiniz?”

Kabul ettik.

Sadece iki kahvaltımızı şiirlerle renklendirebildik.

Babam bana hep güvendi. Ama babamla inatlaşmak benim hoşuma giderdi. Beni anneme karşı korurdu.

Ben her şeyi ilk önce babamdan öğrendim.

Babam benden ayrılmak istemezdi. Beni iki gün görmese beni özlerdi. Ben de babamı çok özlerdim. Bana çocuk yuvasındayken “Papayet!” derlerdi.

“Artık babam yok benim!”

•••

Enver Hoca, Şavşat’ta dünyaya gelmişti. Almanya’da ayrıldı dünyadan! Doğduğu topraklara “Elveda!” bile diyemeden, ömrüne doyamadan, özlediği günleri göremeden sessizce yumdu gözlerini çok sevdiği hayata!

Ey Anadolu! Seni çok seven bir evladın  geldi geçti bu dünyadan! Haberin oldu mu?

BirGün gazetesi araştırma dosyaları

Facebook Twitter Email


Yorumlar (2)

 

  1. Caner diyor ki:

    topragin bol olsun Enver amca!
    Benim ögretmenimdi,
    hic unutmayacagiz seni!

    Saygiyla,
    Caner

  2. Suzan Bayhan diyor ki:

    Enver Hoca’yı unutmadik, unutturmayacağız…

Yorum Yapın