Neden Sinop?

| 28 Ocak 2014

Fransa cumhurbaşkanı François Hollande dün Türkiye’ye geldi. Ziyaretinin ana gündemi Sinop nükleer santrali ve sonraki nükleer projelerde elde edilecek ticari kapitülasyonlar. İçeride kendi vatandaşlarına lider devlet propagandası yapan müstakbel partneri Türkiye ise, nükleer enerji macerasına aktif olarak atıldığı son 7-8 yıllık süreçte  aslında bu alanda ne denli bağımlı ve yardıma muhtaç bir devlet olduğu gerçeği ile yüzleşiyor şu aralar.

Türkiye’nin bölgesel liderlik heveslisi maceraperest siyasi kadroları, nükleer güç olma hevesi ile bu işe atıldıklarında, yaşadıkları ilk hayal kırıklığı, kendi ağababalarının 80′li yıllarda imzaladıkları bağlayıcı sözleşmelerle nükleer yakıt üretim haklarını sınırlamış olduklarını öğrenmeleri oldu. Yine de bir şekilde bir yerinden başlanmalıydı. Dışa bağımlı da olsa, Türkiye nükleer güç olma yolunda bir adım atmış olacaktı. Ancak gelinen son aşamada anlaşıldı ki o da yalandı. Elin yakıt çubuğu ile girilecek nükleer gerdek, gerçek bir nükleer güç olmak için yeterli değildi. Üstelik nükleer atıkların bertaraf maliyeti de hesaba katıldığında, işin asıl kaymağını teknolojiyi ve yakıt çubuklarını sağlayan ülke yiyordu.

Hollande’nin bayramsız seyransız ziyaretinin altında yatan da, özetle işte bu kaymaklı rant.

Fransa şu sıralarda enerji ihtiyacının %75′ini nükleer enerjiden karşılıyor. Nükleer yakıt hammaddesi olan uranyumu ise Afrika’daki defakto sömürgelerinden sağlıyor. Son Libya savaşı da dahil, geçen elli yılda özellikle sahra altı Afrika’sında çıkan savaşların çoğu, Fransız uranyum sömürgelerine yönelik uzun projeksiyonlu tehdit algılamalarına dayanıyor. Fransa’nın uranyum sömürgelerini elinde tutmak dışında, ayrıca birim üretim maliyetlerini düşürebilmek için dışarıda yeni bağımlı ve yağlı nükleer müşterilere de ihtiyacı var. Bu ihtiyaç aynı zamanda kendi milli nükleer enerji teknolojisini sürekli yenileyerek dinamik ve canlı tutabilmesi için de elzem.

Tüm bu stratejik fil tepişmelerin altında, kaderi istem dışı bu süreçle kesişen yeşillik ise Sinop. Türkiye’nin nükleer enerji programında 2005 yılında başlatılan ve şeffaf olmayan bir yer seçimi süreci sonunda belirlenen iki talihli(!) yerden biri. Takip eden süreçte, karşıt kampanyalar genellikle CIA güdümlü bir çevre örgütünün yönlendirdiği “Nükleere Hayır” genel klişe sloganı üzerinden yürütüldüğünden, devlete yöneltilmesi gereken asıl zor sorular hiçbir zaman sorulmadı.

Örneğin; “Neden Istanbul veya Ankara’da değil de Sinop?” sorusu, deprem riski, fay hattı vs. envai türlü yalan ve dezenformasyonlarla geçiştirilip, teknik detaylara boğulmuş. Muhtemelen çevrecilerin bile önemli bir kısmı bu yüzeysel klişelere aldanıp ikna olup, atlamış bu soruyu.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, her nedense ilk seçimden 5 yıl sonra, 2010 yılında “Neden Sinop?” sorusunu web sitesinde tekrar kendi kendine sormuş. Soruya cevabı da yine kendisi vermiş, çok kısa ve örtülü şekilde;

“Nükleer santral kurulması planlanan her bir potansiyel saha, ekonomik, mühendislik, çevre ve sosyolojik olmak üzere 4 ana kategori içinde 43 ayrı kritere göre değerlendirilmektedir.”

TAEK’in bilmemizi yeterli gördüğü kısa cevap, yukarıdaki bu cümleden ibaret.

Nedense hiçbir çevreci STK bu örtülü cevabı da deşmemiş, en azından şeffaflık ve bilgi edinme yasaları çerçevesinde üzerine gitmemiş. Örneğin, diğerleri bir kenara, sosyolojik(!) kriterler nelerdi? Bu sosyolojik kategori kriterlerinden İstanbul’a uymayan ama Sinop’a “cuk” oturanlar hangileriydi?

Bahsi geçen kriterleri madem ki devlet açıklamıyor, o halde TAEK’in sıralamasına sadık kalarak, “Neden İstanbul veya Ankara değil?” sorusu eşliğinde, diğer teknik kriterlerin neler olabileceğini tahmin etmeye çalışalım ve muhtemel sosyolojik kriterleri en sona bırakalım.

Öne sürülen ve kamuoyuna sızdırılan teknik kriterlerden biri soğutma suyu ihtiyacı ve bu ihtiyac nedeniyle denize olan mecburiyet. Bu Sinop yalanlarının 1 numarasıdır ve gerçekliği yoktur. Hangi tip olursa olsun nükleer santralların soğutma suyu ihtiyacı için deniz şart değildir. İç sular; debisi istikrarlı akarsular, göller ve barajlar bu ihtiyaç için yeterlidir. Fransa’daki reaktörlerin büyük kısmı iç bölgelerdedir. İstanbul ve Ankara’nın da bu konuda bir eksiği yoktur, uygun yerleri vardır.

Sızdırılan sözde Sinop kriterlerinden bir diğeri deprem riski ve fay hatları faktörü. Bu da doğru bilgi değil. İstanbul’un Karadeniz sahilinde Karaburun-Yalıköy kesimi ve Ankara’nın büyük kısmı 4.derece deprem kuşağında, yani Sinop ile aynı derece deprem riskine sahip. Yani İstanbul Yalıköy’de ve Ankara Haymana’da deprem riski ne ise, Sinop’da da deprem riski aynı.

Dillendirilmeyen ama makul bir diğer kriter, savaş halinde hava saldırısına karşı savunma ve hasar riskidir. Bu noktada devletler hava üstünlüklerine göre genelde iki alternatif stratejiden birini benimserler. Saldırıyı savuşturmaya, püskürtmeye odaklanmak ya da saldırıyı olası riskli sonuçlarını yaygınlaştırarak caydırmak. Kendi hava savunma teknolojisi olmayan, hava savunma gücü zayıf devletler için ikinci seçenek daha akılcıdır ve Türkiye’nin yer seçimindeki kriterlerinden biri olması anlaşılabilir. Yani; reaktörleri mümkün olduğunca sınırlara veya uluslararası sulara yakın yerlere konumlandırmak ve bu sayede tehditkar devletleri ve müttefiklerini, paylaşılan ortak deniz ve atmosfer nedeniyle hava saldırısı fikrinden uzak tutmak. Bu stratejik kriter de en azından, Sinop ile birlikte yine İstanbul Kıyıköy mevkii için de uygun görünüyor.

Hiç bahsedilmeyen, ama asıl gerçek teknik kriterlerden birisi ise enerjinin üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafedir. Zira enerji nakli; hem hat kayıpları hem de yatırım ve işletme maliyeti ile başlı başına birim maliyet bileşenidir. Yani bir enerji santralinin yatırım verimliliği, yüksek enerji tüketimi olan bölgelere coğrafi yakınlığı ile doğrudan ilişkilidir. Peki, bu nedenle İstanbul değil de Sinop seçilmiş olabilir mi? Kesinlikle hayır. 2011 rakamlarına göre il bazında yıllık yaklaşık elektrik tüketiminde İstanbul 35 Milyar kWh ile ilk sırada. Aynı verilere göre Ankara’nın 11 Milyar kWh, Sinop’un ise sadece 350 Milyon kWh. Yani Sinop’un yıllık elektrik tüketimi İstanbul’un %1′i kadar. Sinop Nükleer Santralinin planlanan yıllık üretim miktarı ise ortalama 40 Milyar kWh olduğuna göre, bu yatırımın Sinop’a hizmet etmeyeceği açık.

O halde, Sinop’un seçilmiş olması; tüm bunların dışında, TAEK açıklamasında sıralanan son kategori olan Sosyolojik kriterlerle ilişkili olabilir mi? Eğer öyle ise, nedir bu sosyolojik kriterler? Örneğin nüfus yoğunluğu, diaspora gücü ve siyaset lobisi zayıf; sorun çıkarma kudretinden yoksun; nispeten yoksul, sahipsiz ve sapa bir yer olması, uygun bir sosyolojik(?) kriter olabilir mi? Eğer bu ise, o halde korkulan ve minimize edilmek istenen risk nedir? Radyasyon sızıntısı riski mi? Bu olamaz, çünkü bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Mart 2011′de radyasyon sızıntısı riskinin, trafik kazası ve mutfak tüpü sızıntısından fazla olmadığını deklare etmişti. Hatta kurulacak santrallerin hemen dibinde balık tutulabileceği, atık suyununun dahi tertemiz olacağı açıklanmıştı. Kaldı böyle bir radyasyon sızıntısı riski kabul edilse bile; evrensel eşitlik ilkeleri açısından devletin daha önemli ve daha önemsiz vatandaşları olamayacağını vurgulayan anayasanın 10. maddesine göre;  bu muhtemel sosyolojik krtiterlerin zaten mümkün olmaması gerekiyor. O halde nedir bilemediğimiz, bulamadığımız, Sinop’u -örneğin İstanbul Kıyıköy’den- daha talihli kılan esrarengiz kriter?

“Nükleere Hayır!” papağanlığını bir kenara bırakıp, bu asıl zor soruyu yüksek sesle soracak; ikiyüzlü olmayan beyaz adamları, cesur yürekli aydınları var mı bu ülkenin?

Neden İstanbul değil de Sinop?

Facebook Twitter Email


Yorum Yapın