Devrimci Parti İhtiyaci ?

| 12 Şubat 2011

-

Ozan Tekin

-

Mısır’da Mübarek’in 30 yıllık diktatörlüğüne karşı ayaklanan kitleler, muazzam bir enerjiyle 18 gündür mücadele ediyorlar. Mücadele ederken, bir yandan da zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli düzeylerde örgütlenmeye başlıyorlar. Peki ya, tüm bu süreç başlamadan önce, Mısır’da güçlü ve örgütlü bir sosyalist parti olsaydı? İşçi sınıfı içinde kökleri olan kitlesel bir devrimci parti, bir şeyleri değiştirebilir miydi?

Bugüne kadarki tarihte, henüz bir komünist partinin “Haydi devrim yapalım!” demesiyle başlayan bir ayaklanmaya tanıklık etmedik. Lenin’in deyimiyle “yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istemediği, yönetenlerinse artık eskisi gibi yönetemediği” durumlarda meydana gelen devrimci dönüşümler, birden çok toplumsal faktörün bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bu faktörleri devrimcilerin, sosyalistlerin belirleyebilme şansları oldukça zayıf.

Ancak bir yandan da, kendiliğinden patlak veren her ayaklanma, mücadele sürecinde kendi örgütlülüklerini yaratıyor. Hayatın maddi koşulları, bunların yaratılmasını zorunlu kılıyor. Kahire’de Mübarek’in diktatörlüğüne karşı ayaklananlar, bir süre sonra kendilerini karşıdevrimci çetelerden korumak için savunma komiteleri kurmaya başlıyorlar. Devlet güçleriyle girdikleri çatışmalardan sonra, yaralılarını tedavi edebilmek için sağlık komiteleri kuruyorlar. Milyonların Tahrir Meydanı’nı günlerce bırakmaması üzerine, yaşamaya devam edebilmek için gıda komiteleri kuruyorlar. Dün akşam olduğu gibi, 3 milyon kişi Mübarek’e “Defol” diye tempo tutarken, bir yanda aralarda çöpleri toplayan görevliler belirliyorlar. Bütün bunlar, Mısır’da ayaklanan sıradan insanların, toplumu daha demokratik bir şekilde yönetebilmek için belli bir düzeyde örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Bunlara benzer yapılar, Mısır’dan hemen önce ayaklanan Tunus’tan tutun da, 1871′de Paris’te göğün fethine çıkan komünarlara kadar, sıradan insanların tüm isyanlarında kuruldu.

Ancak Mısır’da yaşananlarda bir şey dikkati çekiyor. Kitlelerin muazzam potansiyeline ve enerjisine rağmen, bazı anlarda, kritik karar alma süreçlerinde hareketin politik bir önderliği yok. En örgütlü muhalif güç olan Müslüman Kardeşler’in boyunu kat kat aşan bu hareket, mücadelenin kırılma noktalarında devrimci bir partinin yokluğunun sıkıntısını yaşıyor.

Nasıl bir parti?

Devrimci parti, Türkiye’de kimilerinin iddia ettiği gibi “sınıfın aklı”, “vicdanı” filan değildir. Kitlelere nasıl devrim yapacaklarını öğreten akıllı entelektüellerin partisi değildir. Devrimci partinin görevi devrim yapmak değil, işçi sınıfının burjuvaziyi alaşağı edip iktidarı almasına yardımcı olmaktır. Parti, sınıfa akıl veren değil, sınıfın hizmetinde olandır.

Devrimci bir parti, 19. yüzyılın ortasında mücadele eden Çartistler’den tutun da, 2010 yılında Ankara’da direnen TEKEL işçilerine kadar, proletaryanın geçmiş mücadele deneyimlerinin tümünün hafızası olmalı, bunları sınıfın yeni kuşak aktivistlerine taşımalıdır. Sınıf mücadelesi, Marks’ın deyimiyle herhangi bir “dünya düzelticisi”nin değil, sınıfın bizzat kendisinin geçmiş mücadelelerinin deneyimlerine ihtiyaç duyar.

Sosyalistler, devrimci partinin, işçi sınıfına dışarıdan bilinç taşıyan bir organ değil, bizzat işçi sınıfının organik bir parçası olması gerektiğini düşünürler. Bu parti, işyeri koşullarının iyileştirilmesi için verilen bir mücadeleden Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü için verilen mücadeleye kadar, farklı mücadeleleri birleştirmeli ve her siyasi dönemeçte, uluslararası işçi sınıfının tümünün çıkarlarını savunmalıdır. Bunu yaparken, bir yandan da çeşitli mücadeleler içinde öne çıkan aktivistleri örgütlemeye, onları sosyalist fikirlere kazanmaya çalışmalıdır.

Hâlâ ihtiyaç var mı?

Kimileri artık sosyalist partilerin modasının geçtiğini, birçok toplumsal mücadelenin böyle partiler olmadan da yürütüldüğünü, bir sosyal devrim için merkezi örgütlenmelere ihtiyaç olmadığını düşünüyor.

Oysa tarih, bunun tam tersine işaret eden örneklerle dolu. Bundan yaklaşık bir asır önce, Alman Devrimi, deneyimli ve örgütlü bir devrimci partinin olmaması sebebiyle yenilmişti. Bolşevikler ise yılların mücadele deneyimlerinin birikimiyle, Rusya’da işçi sınıfının 1917′de iktidarı almasına yardımcı olmuştu.

Mısır’da 10 bin kişilik bir devrimci parti zaten var olsaydı, bu kitlesel mücadele dalgasında o parti 100 bin aktiviste ulaşabilirdi. 100 bin kişilik bir parti var olsaydı, belki şu an Tahrir Meydanı’ndaki 1 milyon kişi aynı partinin üyesi olacaktı. Yalnızca 3 milyon kişinin Kahire’de sokağa çıktığı bir isyan dalgasında, bu kalabalığın üçte birinin zaten aynı partide örgütlü, birbirleriyle düzenli şekilde politika tartışan, kararlarını demokratik tartışma yoluyla alıp bunu birlikte uygulayan insanlardan oluştuğunu düşünün. Bu partinin üyelerinin, yer aldıkları tüm işkollarında, diğer işçilerle greve gitmeleri gerektiğini tartıştıklarını düşünün. Devrim sürecinin tüm ayrıntılarını içeren bir merkezi yayın organının, Kahire’de olanları Mısır’ın her köşesindeki işçilere -burjuva medyasının dezenformasyonundan muaf bir şekilde- taşıdığını düşünün. Bu, mücadeleye muazzam bir ivme kazandırırdı.

Troçki, kendiliğindenlikle devrimci parti ilişkisini, su buharıya piston ilişkisine benzetir:

Yönetici bir örgüt olmazsa, kitlelerin enerjisi pistonlu bir silindir içinde sıkışmayan buhar misali uçup gider. Bununla birlikte, hareket silindir ya da piston değil, buhardan ileri gelir.

Burjuvalarla işçiler arasındaki sınıf mücadelesi, aslında işçi sınıfının birliğini sağlama mücadelesidir; tarihte ilk kez “son derece büyük bir çoğunluğun, son derece büyük bir çoğunluk çıkarı adına giriştiği özerk hareket” olan işçi sınıfı hareketi içerisinde öncü olan emekçilerle, daha geri fikirlere sahip olan emekçiler arasındadır. İşçi sınıfının bu berbat dünyayı değiştirecek, daha eşit, özgür ve adil bir toplumu yaratacak iktidarını kurmak için, geniş emekçi kitleleri sosyalist fikirlere kazanmak için mücadele edecek bir partinin inşa edilmesi hâlâ sosyalistler için kaçınılmaz bir görev olarak duruyor.

Facebook Twitter Email


Yorumlar (1)

 

  1. Aziz Cerrahoğlu diyor ki:

    Katılmamak mümkün mü? Elbetteki sınıfı kendi bilinciyle buluşturacak olan onun örgütlü gücüdür. O örgütlü güç olmadan kalkışılacak her girişim kaosla sonuçlanır,”LENİN” der ki;bir yapı ne kadar köhne olursa olsun,yerine yenisini yapacak durumda değilseniz,asla yıkmayınız,yıkarsanız açıkta kalırsınız… Yaşamın her alanında geleceğin iktidar organları olacak olan komite ve konseyleri örerek sınıfın partisiyle taçlandırılamaz ise tüm girişimler ve harcanan emekler heba olacaktır…

Yorum Yapın