Özgürlükçülük ve Türban

| 14 Ekim 2010

Soru çok basit: Bugün basit bir “özgürlük” kavramı içerisinde tartışılan türban, 12 yaşında abisinin ya da babasının tokadıyla başını örtmek zorunda kalan genç kız gerçeğinden bağımsız düşünülebilir mi? Madem ki konu özgürlük buyurun özgürce tartışalım! Ancak iktidar, özgürlüğün sınırlarını “kutsal olanla olmayan” olarak ikiye ayırmış. Özgürlük bu kutsallıkla kutsal olmayan arasında bir oyun haline geldiğinde, gerçek özgürlükçüler bu oyunun bir parçası olamaz.

Son günlerde üniversitelerde türban özgürlüğü ile gündeme gelen iyimser hava, YÖK’ün baskıcı ceberut karakterinin İslami bir tona bürünmesinden başka bir şeyi ifade etmemektedir. Çünkü YÖK, sorunu siyasi özgürlük alanının alabildiğine genişletildiği, piyasacılığın yerini bilimselliğin aldığı bir çözümden yana değil. Zaten kendi varlığı böyle bir çözümün önünde engel. Öyleyse YÖK’ün yaptığı, arkadan dolanarak bir siyasi gücün hegemonyasını daha da artırmaktan öteye bir şey değil.

Ancak, liberal-muhafazakar kesimler bunu bir özgürlük olarak sunmaya çalışıyorlar. Solda da bu konuda kimi tereddütler söz konusu. Bu tereddüde yol açan kimi faktörleri şöyle sıralayarak tartışabiliriz;

1- Gericiliğe Karşı Çıkarken Emekçi Kesimlerle Aramıza Mesafe Mi Koymuş Oluruz
Emekçi sınıflar içerisinde türban takma davranışının son yirmi yılda sıçramalı bir şekilde yükseldiği bir gerçek midir? Evet. Peki bu durum genel geçer bir kural mıdır yoksa toplumsal-siyasal sürecin bir ürünümüdür? Eğer genel geçer bir kural ise “toplum içerisinde yoksullaşan kesimler türban takar”. Yani daha açık ifadeyle yoksul kitleler kendi acılarını dinle hafifletir. Marx’ın da ifade ettiği bu durum ortadan kaldırılması gereken bir durum mudur yoksa genel geçer, her döneme uygun mudur? Bu genel geçer kural ise devrimci muhalefet yükselişte de olsa, siyasi İslam olgusu olmasa da yoksullar kendisini dinle ifade eder. O zaman devrimcilere zorunlu din eğitimlerini canhıraş savunup, Kuran kurslarına toplu kayıt yaptırmaktan başka çare kalmaz.

Marksist yönteme göre ise yoksulların bu davranışı, devrimci bir muhalefete yönelmemiş kitlelerin ıstırabı dindirmek için buldukları bir metotla alakalıdır. Ayrıca siyasi yelpazedeki siyasal İslam gücünün emekçilerin üzerinde bıraktığı etkiyle birebir ilişkilidir. Yani yoksulların kendisini dinle ifade etmesi, siyasi İslam’ın yaşam alanlarındaki gücünden bağımsız düşünülemez.

Bugün türban konusunda “bırakınız geçsinler” şeklinde kendisini ifade eden ve sol olduğunu iddia eden dil, türbanın siyasal İslam’la olan ilişkisini kopartmaktadır. Türbanın siyasal İslam’la ilişkisini kurmadığınız takdirde, hem polis gücünü artıran hem de türbana serbestlik tanıyan YÖK’ü alkışlamaktan başka çareniz kalmaz. Ama sorun siyasal bir sorun ise siyasi İslam da tartışılmak zorundadır.

Türban, 1980 sonrası devlet eliyle geliştirilen milliyetçi muhafazakâr iklimin bir ürünü olarak yeşermiş, mahallelerde kendisini muhalif olarak tanımlayan İslamcı örgütlenmelerin tahakkümüyle gelişmiştir. Bu unsurların sisteme muhalifliği tartışmalı olsa da kullandıkları “mağdur” dilin düzenin gerçek mağdurları tarafından da sahiplenildiği bir gerçektir. Sonuç olarak siyasi İslam kendi hegemonya alanını genişletmek için türbanı tüm dünyada bir araç olarak kullanmıştır. AKP iktidarı ile bu “mağdur” dil iktidarda yeniden üretilmiş, tüm baskıcı-otoriter uygulamalar türban mağduriyetiyle örtülmeye çalışılmıştır.

Ancak ortada bir de türbanın mağdur ettiği kesimler vardır. Bu kesimlerin başında da emekçi sınıflar gelir. Sınıf mücadelesini bölen, bilimsel düşüncenin yerine cemaatçi refleksleri koyan muhafazakarlık dalgası, türban diliyle geliştirilmektedir. ‘Yoksulluk ve işsizliğin kol gezdiği bir ülkede neden AKP bu denli destek görüyor’ sorusunun cevaplarından birisi de ülkede gün be gün gelişen gerici-muhafazakar iklimdir. Türban mağduriyeti üzerinden kurulan mağdur dil, ortada işçi-patron kavgası yokmuş da zengin laikçilerle mağdur muhafazakarlar kavgası varmış gibi ters bir algı yaratılmaktadır. Var olan yoksulluğun nedeni olarak sadece laik bürokrasi görülmektedir. Hal böyle olduğunda yiyici bir İslamcı bile düzen içerisinde mağdurdur. Zengin İslamcılar ise Rabbim Cleveland dediğinde soluğu ABD’deki bir hastanede alabilseler de GATA’ya giremedikleri için mağdurdurlar.

Yani mesele bir ‘kılık kıyafet yasağı‘ meselesi değildir. Zaten fiilen serbest olan, hatta bir genelge ili çözülebilecek meseleyi geçtiğimiz dönemde anayasa konusu haline getiren AKP‘nin derdinin bundan bir siyasal rant elde etmek olduğu ortadadır. Sorun türbanın üniversiteye girmesinin ötesinde ‘özgürlük karşıtı bir baskı aracının‘ özgürlük olarak sunulmasının ve bu yolla siyasal İslamın hegemonyasının arttırılmasına dönüktür kü gerçek bir özgürlük mücadelesi veren sol her şeyden önce bunu sorun ederek, bununla mücadele etmelidir.

Yine türban, erkek egemen bir olgu olarak kadınları mağdur etmektedir. Erkek cinselliği bahane edilerek kadınların giyim tercihleri dinsel bazı referanslara dayandırılarak kısıtlanmaktadır. Kadınların dinsel kaygılarla böylesi bir baskıya tutulması özgürlükçülük olarak savunulabilir mi? Savunulabilirse, tüm dinsel kuralların hayat içerisinde uygulanmasını savunarak recm, 4 kadınla evlilik vb… yorumları da hak ve özgürlükler kapsamına alabiliriz.

2) Türbana Karşı Olmak Yasakçılık Mıdır?

Her türban tartışmasında havalarda uçuşan özgürlükçülük ve yasakçılık kavramları da bugünlerde yine gündemde… Türbanı savunanlar özgürlükçü, yeni düzenlemeye karşı olanlar yasakçı… Öyleyse mevcut siyasi tartışmaya uzaktan bir bakalım. Yapılmak istenen şey ortada: AKP ile meclisteki diğer partiler bir uzlaşma arayışında bu işi çözmeye çalışacak. YÖK ise bu arada İslamcı rektörler eliyle türbanı bir şekilde okullara sokacak. Zaten fiilen uygulanan bir şeyin sadece yasal mevzuatı yazılacak. Öte taraftan AKP’nin önemli silahlarından YÖK, solcu öğrencilere karşı baskı mekanizmasını arttıracak. Bunu yaparken polis gücünün yanı sıra elindeki cemaat gücünü de devreye sokacak. Okullarda kendilerince “farklı” kesimlere tecrit ve baskı politikaları uygulanacak. Türban üzerinden siyasi İslam’ın kitle tabanı geliştirilmeye çalışılacak. İslamcılar böylece siyasi özgürlüklerine kavuşurken solcuların siyaseti ise anti-terör propagandasıyla sindirilecek. Üniversite piyasaya açılırken özellikle Anadolu’daki üniversiteler, Anadolu kaplanlarına eleman yetiştirme merkezi olacak.

Peki bu süreç basit bir yasakçılık-özgürlükçülük söylemiyle geçiştirilebilir mi? Yoksa bu sürece topyekün bir itiraz mı gerekli? Bu gelişmeleri okuyamayanlar Nazlı Ilıcak’ın konken masası diliyle “aman canım ne var bunda” diyerek siyasete özgürlükçü bir pencere açacak. Yine bu gelişmeleri Marksist yöntemden uzak okuyan başka bir kesim de “haydi gençler konuşun” programlarında türban takan kadınlara saldırarak tiki/ciks feveranları içerisine girecek. Mağdur görüntüsü sürecek, gerici piyasacı iktidarın yapmak istedikleri ise yine yanına kâr kalacak.

Sonuç olarak varmak istediğim nokta şudur. Türban siyasal İslam açısından önemli bir hegemonya alnıdır. Basit bir giyim kuşam hakkı olarak görülemez. YÖK’ün çözüm diye sunduğu şey ise eşitsiz olarak üniversitelerde muhafazakar iklimin geliştirilmesidir. Tepede İslamcı rektörlerin soruşturma kılıcı, polis baskısı, aşağıda da cemaat örgütlenmelerin “özgür” siyasal ortamı, üniversiteleri bir totaliter cendereye sokacaktır. Bilimsel ve gerçekten özgür bir üniversite ortamı yaratılmadan ortaya konan bu sözde özgürlükçü çabalar özgürlükçülük kapsamında ele alınamaz, ancak gerici siyasi hegemonya kapsamında görülebilir.

Türban bugünkü muhafazakâr baskının ve bu doğrultudaki toplum projesinin bir simgesi haline gelmiştir. Bu projeye karşı çıkılmadan özgürlükçülükten ve demokratlıktan söz edilemez. Yani biz hâlâ daha özgürlükçüyüz ama hâlâ daha “salak değiliz”.

DENİZ COŞAN (BİRGÜN)

Facebook Twitter Email


Yorum Yapın