Çekin Kirli Ellerinizi !..

| 10 Mayıs 2009

hrant_dink_gozler-ali_ozTrabzonlu Yazar Özhan Öztürk’ün 2 yıl önceki Hrant Dink Cinayeti ardından kaleme aldığı yazısı halen güncelliğini korumakta:

Özhan Öztürk
macukali@karalahana.com
22 Ocak 2007

19 Ocak Cuma günü katledilen AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in katilinin yakalanması ve kimliğinin açıklanması ile birlikte ulusal medya son derece haklı gerekçelerle sanığın Trabzon’lu olduğunu üzerine basa basa vurgulanırken, tıpkı 6 Nisan 2005 tarihinde yaşanan TAYAD üyelerine linç girişiminde, 5 Şubat 2006’da Santa Maria Kilisesi rahibinin cinayetinde hatta ulusal basına yansımamış Doğulu inşaat işçilerinin molotof kokteylli tacizi ve aralarında öğretim üyelerinin de bulunduğu küçük çaplı pek çok cinayet vakasında olduğu gibi bu durumun gerçek nedenleri sorgulanmadan pek çok yayın organında doğrudan Trabzon özellikle Trabzonluluk hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Şefik Mollamehmetoğlu’nun “Son iki yılda meydana gelen olaylar ve kişiler arasındaki benzerlikler rastlantı olamaz. Trabzon’a çöreklenen, hem bu kentin hem de ülkemizin onur ve çıkarını zedeleyen hücreler, şebekeler bir an önce ortaya çıkarılmalıdır” açıklaması çoğulcu, demokrat ve özgürlükçü bir Türkiye hayaliyle yaşayan tüm aydınların ortak çığlığı olması gerekirken, bürokrasi, hükümet ve gemi azıya almış milliyetçi çevrelerin oluşturduğu koronun “komplo”, “provokasyon”, “karanlık güçler”, “vatan hainleri”, “dış güçlerin oyunları” açıklamalarının sekiz sütun manşetlerde yeralması dahası hayatını bir çocuk masumiyetiyle yaşamış pırıl pırıl bir insanın namertçe katlinin “Diaspora’nın eline koz verdik”, “ülkemizin imajı zedelendi” gibi makyevelist ve gayrı insani bir mantık silsilesi halinde yorumlanarak, tıpkımızın aynısı bir Andolu çocuğunun gazete sayfalarından taşan delik ayakkabılı fotoğrafının altında haber konusu yapılması, ve okuyucuların işlenen cinayet ve vicdanlarıyla yüzleşmesine engel olmuştur. Fail karanlık güçlerse o karanlığın yaratılmasında, provokasyonsa insanların kışkırtılmasında, yirmi yaşındaki evlatlarımızın Kurtlar vadisi jenerasyonuna, hazır kıta linççilere dönüştürülmesinde medyanın ve bürokrasinin hiç mi kabahati yoktur? Size rağmen bu toprakların sevdalısı bir yazarı namlunun ucuna itip Trabzon’da kendi ellerinizle yarattığınız bir başka kurbana katlettirmenizin kabahatini nasıl kentimize yükler aradan sıyrılırsınız? Trabzonlular çok hırçınmış? Kimdir hangi olaylar dizisidir, bu uzak deniz kentinin umut yüzlü emekçilerini bir kuşak içinde helaya bayrak, maça döner bıçağına giden lümpen tetikçilere dönüştüren ? Sorgulanmalıdır…

Amacım medyanın tutumunu eleştirmek, köşe yazarlarının patronlarının çıkarları ile araştırma içgüdüsü arasındaki dengeyi ya da medyanın vatandaşa haber verme ile vatandaşı yönlendirme görevleri arasındaki gününe göre değişebilen tercihini sorgulamak değil, benim işim de değil. Ama adını bile hatırlamadığım dedelerimi baba ocağındaki mısır tarlasının dibine gömmüş, Trabzonlu olmanın genetik ve kültürel mirasını onurla taşıyan birisi olarak yaşananlara dahası yakın gelecekte yaşanması muhtemel olaylara isyan ediyorum.

Trabzon, yüzyılın ilk çeyreğinde Yahya Kahya ve  Mustafa Suphi gibi İttihat ve Terakki imzalı önemli siyasi cinayetlere ev sahipliği yapmıştır… Kimse kentimizin huzur ve mutluluğun doya doya yaşandığı efsanevi Şangri-La ülkesi olduğu iddiasında da değil zaten. Fakat yaşananların göz göre göre, göstere göstere gerçekleşmesi kentimize, kimliğimize ne derece pervasızca tecavüz edildiğinin delili değilmidir?

TAYAD’lı Aileler, F tipi cezaevlerinde süren tecridi perotesto etmek için pek çok ilde yaptıkları gösteriyi Trabzon’da düzenleyince hiçbir yerde karşılaşmadıkları bir tepkiye maruz kalmışlar, birkaç genç üzerlerine saldıran binlerce kişi tarafından tartaklanmış ve linç edilmek istenmiştir. İnsan Hakları Derneği (İHD) Trabzon Şubesi yaşanan saldırıyı ve olayları başlatanın bir “sivil emniyet görevlisi” olduğunu açıklamışsa da, olay sonrasında linç girişiminde bulunanlar yerine bizzat saldırıya uğrayanlar tutuklanmış, Trabzon Valisi istifa edeceği yerde “Hiç kimsenin adaletin yerine geçmeye hakkı olmadığı gibi sağduyu sahibi yüce Türk milletinin huzurunu bozmaya da hakkı yoktur” demeciyle adaletin yerine gelmesini engellemenin yanısıra, saldırganların sırtını sıvazlayan bu demeç ilerde yaşanması gebe olayların da başlangıç noktası olmuştur. Çağdaş ve demokrat bir devlete yakışmayan bu resmi tavır yazık ki geleceğe yönelik etkileri doğru analiz edilmeden yerel basında da sahiplenilmiş, ulusal basında ise yeteri dozda eleştirilmemiş, adalet duygusunu yaralayan ve vatandaşlar arasında ayrımcılık yapan bu garip tavrın nedenleri sorgulanmamıştır.

5 Şubat 2006 tarihinde Santa Maria kilisesinde görevli rahip Andrea Santaro’nun katlini yine sekiz sütuna manşet veren basınımız maktül yakalanmasına karşın bir yıldır aydınlanmayan olayın muhtemel nedenlerini ısrarla araştırmadan soğumaya bırakmış, hatta adeta ilahi bir tesadüfle gerçekleşen ertesi gün İtalya’da oniki Türk turistin ölümüne yol açan kaza için her olayın ardından “komplo, karanlık güçler” diyen ağızlar suskun kalmıştır. Kendisi de bir kurban olan Hrant Dink’in katili yakalandığı gün ilk ifadesinde “Dink aleyhine yayın yapan internet sitelerinden etkilendiğini, eylem için Trabzon’dan temin ettiği tabancayla İstanbul’a geldiğini”  sözleriyle sözde bireysel olayın hiçbir zaman aydınlanmayacağını gerçek arka planının aydınlanmayacağını da kamuoyuna duyurmuştur.

Bu olay da öncekilerde olduğu gibi, bürokrasi ve siyasi erkânın insan zekasını hiçe sayan, bilgi vermekten ziyade kitleleri kontrol etme amacı güden, “görev başındayız imajını”  gözümüze sokmaktan başka işe yaramayan tekdüze açıklamalarından ibaret kalıp halkın vicdanını tatmin etmezse –ki öyle görünüyor- failleri karanlıkta kalacak ve devamı katlanarak gelecek demektir. Gerçekten de bizzat ailesi tarafından polise ihbar edilen katilin yaklanması hatta sözde çetesi ve azmettiricisine ilişkin bilgilerin akıl almaz süratle ortaya çıkışı, dezenformasyonun vehameti olayın gerçek arka planının karartıldığı, saklanmak istendiği şüphesini zihnimizden eksik etmemektedir. Dahası Hrant’ın cenazesine katılanların yüreklerindeki acı ve vicdanlarındaki anlık empatiyi döktükleri “Hepimiz Hrant’ız” sloganına karşı toplumun önemli bir kesimince destek gören sağ entelijansiyanın  utanmasalar “Hepimiz Ogün Samast’ız” olarak özetlenebilecek karşı tepkisi yapılanın bireysel hatta örgütsel bir terör eylemi olmasının ötesinde güçlü olmayı zayıfı ezmek, egemen olmayı farklı olana hayat hakkı tanımamak olarak algılamaya şartlanmış bir toplumun ideolojik şartlanmışlığını ortaya koymaktadır. Etienne Copaeaux’un “Türk tarih Tezinden Türk –İslam sentezine” adlı kitabında belirttiği “(sınıfta öğretilen dersler), tüm bir kuşağın ortak tabanını oluştururlar, pek sorgulanmayan bir uzlaşma yaratırlar ve özellikle gerilim ya da bunalım anlarında duyumsanan refleks düşüncelere kaynaklık ederler” sözünü doğru çıkarırcasına 1980 darbesi sonrasında yetişmiş gençlerin önceki kuşaklardan  farkları ortaya böylece ortaya çıkmaktadır. Önce okulda, ardından ticari TV programlarıyla beyinleri yıkadığımız, hayal etme ve emeğiyle bir şeyler başarma keyfinden mahrum bıraktığımız, şiddete özendirdiğimiz, sadece askere alırken adam yerine koyduğumuz, işsiz, aşsız, eğitimsiz bırakmamıza rağmen taşıyamayacağı misyonlar yükleyerek, el birliğiyle varettiğimiz bu Kurtlar vadisi jenerasyonunun geri dönüşümünü nasıl sağlayacağız? Kendini ayakta tutmak için sürekli düşman yaratmak zorunda olan, toplum vicdanının sorgusundan kaçabilmek için gençlerimizi kimi zaman cellat kimi zaman kurban olarak seçen ve kışkırtan insan/ideoloji tacirlerinin elinden bu çocukları nasıl kurtaracağız? Ne yapacağız da 70’lerin kabusunu tekrar görmek zorunda kalmayacak, karanlığın mimarlarının gönderdiği sahte peygamberleri kurtarıcı olarak bağrımıza basmayacağımız bir Türkiye yaratacağız?  Ülkemizin geleceğini emanet edeceğimiz gençlerin üzerine dökülen ağuyu nasıl temizleyeceğiz? Türk aydınları olarak geç olmadan önce kendimize sormamız gereken öncelikli sorular bunlardır. Kendi adıma ağlayıp, dövünmenin sadece umut etmenin gerçekçi bir mücadele yöntemi olduğunu sanmıyorum.

EK: Neden Trabzon?

Doğu Karadeniz’de kan davası, pek çok ailenin köyünü terketmesi ile sonuçlanmış ve geçmişe oranla azalmış görünse de nesiller boyu devam edip tüm sülaleyi zan altına sokan köklü bir gelenektir. Bu sebepten dolayı babasından gizli sigara bile içmeyen gençlerin muhatap gayrı müslim/yabancı da olsa kafasına estiğinde ailesinin onayı olmadan cinayet işlemesi öncelikle aklın kendisinesonra bölgenin gelenek ve gerçeklerine aykırıdır.

Trabzon’da ne olmuştur? Nasıl bir süreç yaşanmıştır da yüzyıl öncesinin Türk, Rum ve Ermenileri halklarının yanısıra Avrupalı, İranlı tüccarların da barındığı çok kültürlü kozmopolit yaşam merkezinin deniz suyunun getirdiği medeniyete aşina halkının evlatları silahsız birkaç kişiyi linç etmeye teşebbüs edebilecek oranda hoşgörüsünü yitimiştir?

·         1915 yılında Ermeniler, 1923 yılında Rumlar’ın kentten gönderilmeleri nesiller boyu sürdürülen hoşgörü ve birlikte yaşam kültürünün yeni kuşaklara intikalini engellemiştir.

·         Orta Çağ’da İpek yolu üzerinde bulunmasının yanısıra İran ve Doğu Anadolu kentlerinin ticari ürünlerini de pazarlayan zengin ve stratejik bir liman kenti olan Trabzon 19. yüzyılda alternatif ticaret yollarının keşfi, Gümüşhane madenlerinin kapatılması gibi pek çok gelişmeye rağmen Tebriz, Batum, Viyana, İstanbul, Kahire, Marsilya gibi kentlerle doğrudan ticaret yapmaktadır. Kent merkezinde Anadolu içlerinden gelen deve kervanları limanda yabancı bandıralı yük hatta yolcu gemileri eksik olmamaktadır. Kentte ciddi bir sermaye birikimi söz konusudur. Sözgelimi bugün Atatürk köşkü olarak kullanılan binanın ilk sahibi olan Kapogiannidis ailesi  nakliye gemilerinden oluşan bir ticaret filosunun yanısıra Fransa’da bile şubesi bulunan bir bankanın ve pek çok gayrimenkulün sahibidir. Roma ve Osmanlı döneminde tüm Karadeniz’in en önemli lima kenti iken, günümüzde limanı çalışmayan, çay ve fındığın da getirisini kaybetmesiyle ekonomik açıdan iyice zayıflayan Trabzon’da piyasada dönen paranın komik rakamları ifade etmesinin yanısıra ticari ilişkilerin artık uluslararası değil son derece lokal ve çevre ilçelere dönük olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

·         Osmanlı dönemi Trabzon’u günümüze oranla sayı ve nitelikte çok daha kaliteli Türkçe, Yunanca, Rusça, Ermenice dillerinde günlük gazetelerin basıldığı, diğer Anadolu illerinde adı bile duyulamış iken düzenli gösterilen yapıldığı bir opera binasına sahip bir kültür kentiydi. Osmanlı toplumunda liberal düşüncenin öncülüğünü yapmış entellektüel kuşağın barındırmaktaydı ki onların bıraktığı miras başta Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Hasan İzzettin Dinamo, olamk üzere İsmet Zeki Eyüboğlu, Altan Öymen, Bahriye Üçok, Ahmet Özer, Oktay Rifat Horozcu, Yaşar Miraç, Alâettin Bahçekapılı, Sunay Akın, Kudret Emiroğlu, Nihat Genç gibi Cumhuriyet dönemi Türk kültürü üzerinde derin izler bırakan ikinci ve üçüncü kuşak entellektüellerin yetişmesine katkıda bulumuştur. Son derece zarif mimari çizgilere sahip olan opera binası Cumhuriyet döneminde sinemaya dönüştürülmüş ardından yıkılmıştır. Günümüzde Trabzon asıllı aydınların nerdeyse tamamı Trabzon dışında ikamet etmektedir ve entellektüel birikimleri Trabzon’a aktarılmamaktadır. Parmakla sayılacak 1-2 örnek dışında ise Karadeniz yerel medyasının çizgisi lokal ticari menfaatleri kollamak, siyasi çekişmelere taraf olmak ile ulusal/yerel tarikatların sözcülük ve propagandasını yapmaktan öteye gidememektedir. Son günlerde Karadeniz konulu TV dizilerinin ve İstanbul’da aranje edilen çıstaklı Karadeniz müziklerinin kentte gördüğü ilgiden anlıyoruz ki Trabzon kendi kültürünün dışardan ithal eden entellektüel zavallık içindedir.

·         Karadenizliler, 19. yüzyılın son çeyreğinden 1917 yılına dek geçimlerini büyük ölçüde Osmanlı toprağında değil Rusya’da armaktaydı. Aile fertlerinden en az biri yılın bir bölümünü Rusya’da inşaatçılık, fırıncılık gibi işlerde çalışarak geçirmekte kazancının bir bölümünü tahıl satın alıp kalan parasını da (Rus manatı) gerektiğinde her an bozdurabileceğinden emin olarak nakit olarak yanında  getirmekteydi. SSCB’nin kurulmasının ardından sınırlar kapanıp, gurbetçiliğe dayanan bu karma düzen sarsılınca bölge ekonomisi ciddi bir krizle karşı karşıya gelmiş, 1950’lerde bir sanayi ürünü olan çayın yaygın ekimi ve fındık üretiminin islah edilmesine dek kriz sürmüştür. Nesiller sonra 90’larda Sarp sınır kapısının açılması ile bölge ekonomisinin geçici olarak canlanacağı ve eski refah dolu günlerin geri geleceği inancını doğurmuşsa da  bavul ticaretinin geçici olduğunun anlaşılması ile yerini tekrar umutsuzluğa bırakmış dahası bölge ekonomisine o güne dek tecrübe edilmemiş kirli bir çark eklenmiştir. Halk arasında Nataşa adı verilen eski Sovyet Cumhuriyetleri mensubu Rus, Azeri, Gürcü kadınların bölgede fuhuş ekonomisi yaratılmasında temel hammadde olarak kullanılmıştır. Bu iğrenç et pazarının gereği olarak ardı ardına otellerin açılmış, ortaya çıkan paranın paylaşımında yerel bürokrasi ile birdenbire varolup güçlenen fuhuş mafyası arasında menfaat ilişkisi tesis edilmiştir. Kente komşu Doğu Anadolu illeri üzerinden fuhuş amaçlı gelen yeni müşterilerinin büyüttüğü ekonomi yeni asayiş sorunlarıın yanısıra, yerli halkın içine kapanmasını dolayısıyla Nataşa sektörünün aile üzerindeki yıkıcı etkisine karşı tepki olarak bir İslam’a dönüş hareketi başlatmıştır. Fuhuşa karşı tepki olarak güçlenip yayılan bölgedeki tarikatların başta Trabzon göçmenler aracılığıyla geldikleri İstanbul dahil büyük kentlere nüfuz etmeleri, kendi medyalarını oluşturmaları, güç alanlarının sınırlarını çizmelerini, dostu-düşmanı ayırmalarını gerektirmiş olmalıdır. Dahası zaten nesiller önce gerçekleşen mübadelenin ardından birlikte yaşam kültüründen uzaklaşan halkımız, fuhuş sektörüyle talihsiz bir şekilde yabancılarla tekrar karşılaşmış, Hristiyanlık ve yabancı imajı son derece yıkıcı bir düşman olarak biliçaltlarına kazınmıştır. Yöremizde devlet ya da devlet adına hareket ettiğini iddia eden kişi ve gruplar ile tarikatlar, yerel medya, aşırı sağcı örgüt/siyasi partiler ve fuhuş mafyası arasındaki ilişkiler bizzat devlet tarafından açığa çıkarılmalıdır.

·         1923 mübadelesinde oldukça kalabalık bir Rum nüfusu gönderen Trabzon’a Samsun’da olduğu gibi karşılık olarak Yunanistan’dan müslümanlar getirilmemiştir. Bununla birlikte mübadele din esasına göre yapıldığından Tonya, Çaykara, Dernekpazarı, Maçka ilçlerinde bazı köylerde İslam’a 17-18. yüzyıllarda geçmiş ailelerce Rumca halen konuşulmaktadır. Yerli halkın Romeika adını verdiği Trabzon Rumcası (İngilizce Pontic Greeek) bir dil olarak ilk olarak Alman dilbilimci Deffner tarafından 1877 yılında, Of ilçesinin Uzungöl (Rumca adı: Şerah) dialekti ise Oxford Üniversitesinde Yunanca profesörü olan Peter Mackridge tarafından incelenmiştir. 1997 yılında bu köylerden birinde doğmuş olan bir Ömer Asan’ın kendi köyünü anlattığı ve Yunan alfabesinden fontları da kullanarak açıklamaya çalıştığı yöresel diline ait “Pontos Kültürü” adlı dilbilimsel-folklorik çalışma içeriğinden çok adı yüzünden milliyetçi çevrelerde şiddetle eleştirilmiş, o dönemde ilk olarak Yunanistan’da dillendirilmeye başlanan “Pontus Soykırımı” adlı yeni bir tehdite karşı strateji geliştirmek isteyen devletin – aynı dönemde Rize’nin doğu sahilinde yaşayan ve bir Kafkas dilini konuşan Lazların hatta daha küçük bir topluluk olan Hemşinlilerinde kendi dil, kültür ve geçmişlerini tanımaya yönelik çalışma ve yayınlarının da ortaya çıkmasıyla – aşırı sağcı çevrelerle birlikte başta Trabzon olmak üzere tüm Doğu Karadeniz bölgesini çatışma alanı olarak görmeye başlamasına sebep olmuştur. Asan’ın kitabı entellektüel çevreler dışında rağbet görmemesine karşın sağ entelijansiya Güneş Dil Teorisi ve ikiz kardeşi Türkçü- Turancı tarih anlayışından kaynağını alan –kimisi yazarı doğrudan hedef gösteren, tehdit ve hakaretler de içeren- çok sayıda karşıt makale ve kitabın yazılmasına sebep olmuştur. Yazarın bizzat kendisi 2002 yılında ATV’ de yayınlanan bir programda tüm samimiyetiyle sadece bir yazar olduğunu Türk Ulusunun bir ferdi olduğunu itiraf etmesne karşın yörede görev yapan bürokratlar, sağcı yazarlar, yerel gazetelerde olur olmaz adını duyurmak isteyen fırsatçılar 10 yıldır itibaren durmaksızın -Pontus’un ne olduğunu halkın hayal gücüne bırakarak- sözde anti Pontus propagandası adı altında, hayali bir takım düşmanlar yaratarak, misyonerlerin bölgede cirit attığından, topraklarımızı ele geçirmek istediklerinden bahsederek, zaten farklı olana tahammül geleneği unutulmuş bir bölgede ki paranoyayı tetiklemiş ve milliyetçi duyguları benzeri ancak NAZİ Almanyası’nda ratlanacak düzeyde kışkırtmışlardır.

·         Osmanlı döneminde Temel fıkraları yoktu ama tipik Karadenizliyi Karagöz oyunundaki Laz temsil etmekteydi. Laz, Tepeden tırnağa siyah yöresel elbiseler içinde sert görünüşlü, coşkun bir iştahla ve alışılmadık bir mantık dizgisiyle sıraladığı fikirlerini garip bir aksanla konuşup duran bir karakterdir. Trabzon’da yaşasın ya da yaşamasın bu özelliklerin biraz da genetik olduğuna ve nesiller boyunca değişmeyeceğine inanmaktayım. Sert karakterli, çalışkan, yerine göre acımasız olan Karadenzililer Osmanlı döneminde deniz kuvvetlerinde istihdam edilmekteydi. Osmanlı’nın son dönemlerinde sayısız eşkiya çetesine yuva olan Doğu Karadeniz bölgesi Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla Milli Mücadele’nin başlangıç noktası olmuştur. Karadenizliler, tüm varlık ve samimiyetleriyle işgalcilere, işgalcilerle işbirliği yapanlara, hükümet kuvvetlerine, ayrılıkçı azınlık çetelerine karşı ustaca kullanılmış üstüne üstük cephe muhaberelerinde düzenli orduya katılarak düşmanla göğüs göğüse de çarpışarak Milli Mücadeleye teredütsüz ve sonuna kadar destek vermişlerdir. Hatta Karadenizli çetelerden bazıları Doğu Anadolu’da ortaya çıkan bazı iç isyanların bastırılmasında (örneğin Giresunlu Topal Osman’ın Laz müfrezesi) kullanılmıştır. Vatanseverlik duyguları son derece güçlü, farklı etnisitelerle ilişki kurmada muhafazakar olduklarından sadakatlerinden de şüphe duyulmayan Karadenizliler 90’lı yıllarda Güneydoğu Anadolu bölgesinde PKK’ya karşı ön saflarda en güvenilir elemanlar olarak kullanılmıştır. Trabzon dahil Doğu Karadeniz’de şehit cenazesi girmeyen köy neredeyse yoktur. Gerek askerlik yaptıkları sırasında gerekse sağ medyada Karadenizliler “bu ülkenin çimentosu oldukları” vurgusuyla sık sık karşılaşmaktadır. Neden Karadenizliye diğer bölge ve kentlere yüklenmeyen bir misyon yüklenmek istenmektedir? Adının başında Gazi, Kahraman, Şanlı olan iller bulunmaktayken, diğer bölgelerin halklarından nasıl bir ayrılcalığa mensubuz ya da neye hazırlanıyoruz ki çimento biziz? Yukarıda değindiğim gibi son üç kuşak boyunca farklı olanla birlikte yaşama kültürüne yabancılaşmış Trabzon’a gelen şehit cenazeleri diğer yörelerden daha farklı düşman da -etnik ve dini bir çizgide- algılanmıştır. Güneydoğudaki çatışmaların en ön safında yeralan Trabzonlu gençler, Kürtsüz, tek etnisiteli, tamamı Sünni-Hanefi bir kente döndüklerinde cephede kullanan ırkçı jargonuda birlikte getirmiş ve karşı tepki almadan kullanabilmişlerdir.

·         İşsizlik oranı yüksek, futbolda yarattığı efsanenin ağırlığı altında ezilen, fuhuş batağıyla manevi açıdan yara almış, her alanda başarıya muhtaç, öz evlatlarını doyuramadığı için nesiller/çağlar boyunca terkedilmiş, devlet tarafından kendi haline bırakılmış, aşırı milliyetçiler tarafından farklı hesaplarla kışkırtılmış, sahili/orjinal doğası katledilmiş, kendi varlığına bile kızgın, kendisiyle tarihiyle halkıyla hesaplaşmamış bir kent Trabzon’umuz…Kimilerimiz için bir gün dönme umuduyla arada bir hatırlanan uzakta bırakılmış baba diyarı, kimileri için kendisini işsizlik ve miskinliğe mahkum eden bir taşra kenti, kimisi için Güneydoğu’da işler yolunda gitmezse gerektiğinde kullanılabilecek birinci sınıf onbinlerce paramiliteri barındıran kahramanlar diyarı…

Facebook Twitter Email


Yorum Yapın